27 Aralık 2007 Perşembe

İstanbul Kimin?

Ruşen Eşref, İstanbul’u “Türk ve müslüman” İstanbul yapanların başında “Eyüp’teki mukaddes türbeyi” sayıyor. “Avrupa edebiyatında bile İstanbul’un adı ‘Minareler ve Kubbeler’ şehridir” diye devam ediyor.

Arkadaşım, değerli hikâyeci Ethem Baran’ın armağanı cilt cilt Ruşen Eşref’leri birer ikişer okuyorum. Necat Birinci’yle Nuri Sağlam’ın birlikte hazırladıkları Ruşen Eşref Ünaydın / Bütün Eserleri edebiyatımız adına gerçekten büyük kazanç. Türk Dil Kurumu bu eserleri yayınlarken düzeltiye keşke biraz daha özen gösterseydi…

Bana öyle geliyor ki, Ruşen Eşref yeniden keşfedilmeyi bekliyor. Hem günümüze çok şey fısıldadığından; hem de, anlatım, tasvir, üslûp gücünden dolayı.

Ruşen Eşref’ten okuduğum ilk kitap Diyorlar ki’ydi. Bu, bence, yakın dönem edebiyatımızın en güzel söyleşi kitabıdır. Yalnız söyleşiler mi; bir yandan da, asıl yaratıcılarından edebiyat tarihi kitabı. Hâmid’le başlayan söyleşiler, Şair Nigâr Hanım’a, Sezai’ye, Halid Ziya’ya açılır; Halide Edib’e uzanır, Ali Kemal’in yabana atılamayacak görüşleriyle beslenir, Yakup Kadri’yle sürer. Bütün bu edebiyat insanları, edebiyatımızda ve kendilerinde yeniliğin ta nerelerden başladığını irdeleyip dururlar.

Diyorlar ki’nin bir üçüncü özelliği daha vardır: İstanbul salonlarının -birer edebî salon da diyebiliriz-, İstanbul evlerinin dökümüdür. Yirminci yüzyılın başlarında, yazarlarımızın nerelerde, hangi koşullarda yaşadıklarını Ünaydın’ın incelikli kaleminden öğreniriz. Semtler, taşıtlar, bahçeler, derken ev içleri, eşya, möble, perdeler, kitaplıklar, halılar, vazolar, çerçeveler, bonbon kutuları, yazı masaları; nasıl bir ayrıntılar ziyafetidir o!..

İstanbul’u doğrudan doğruya odak almış bir başka eser, Boğaziçi Yakından, Ruşen Eşref’ten okuyacağım ikinci eser olacaktı. Elden düşme bendeki Boğaziçi Yakından. Kim bilir hangi meraklı okur benden önce tadını çıkara çıkara okumuş, notlar tutmuş, kenar notları, sayfa altlarına kişisel görüşlerini yazmış...

Boğaziçi Yakından’ı İstanbul’a ilişkin kitaplarımda birkaç kez andım. Gönül rahatlığıyla, Boğaziçi için düzyazı şiir diyebiliriz bu esere. Devamı niteliğindeki Boğaziçi Uzaktan’ı yıllarca edinememiştim. Şimdi o da Bütün Eserleri’nin üçüncü cildinde, benimle. Üçüncü cilt, zaten, anıların İstanbul bölümü. Geçmiş Günler ve Ayrılıklar da burada yer alıyor.

Ruşen Eşref’in eserinde İstanbul unutulup geçilecek gibi değil. Meselâ Tevfik Fikret - Hayatına Dair Hatıralar, bütün bir Âşiyan macerası. Orada, Fikret’in portresini yapan Mihri Müşfik Hanım’a rastlayınca çok sevinmiştim. Çünkü Ölü Bir Kelebek’i yazmaya çalışıyordum. Mihri Müşfik’in “Sis” şairiyle tanışıklığından haberim bile yoktu.

Yine anmadan geçmek istemediğim Reşat Nuri İçin - Elâ Güntekin’e Hatıralar, edebiyatımızın eşsiz şefkat romancısının, tıpkı Feride gibi, İstanbul’da başlayıp Anadolu’ya açılan öyküsünü öyle güzel anlatır ki, Reşat Nuri Güntekin için yazılmış en etkileyici sayfalar olup çıkar. Yazık ki, farkında değiliz.

Ünaydın yazılarında, denemelerinde de zaman zaman imparatorluk başkentinden söz açmış. Bunların çoğu gazete yazısı ve Millî Mücadele’ye yol alınan o kadar karanlık, acı günlerde kaleme getirilmiş.

Birinde, geçmişin yüceliğinden yardım ararcasına, Mimar Sinan’ın kabrini, 1910’ların iyice sonlarında betimliyor, yorumluyor Ünaydın. “Mimar Sinan’ın Kabrini Ziyaret” adlı bu yazı, İstanbul’a emeği geçmiş “Muhterem Mimar Kemalettin Beye ithaf” edilmiş.

Yazarın üzerinde ısrarla durduğu bir tavır var. Diyor ki:

“Gerçi Süleymaniye’nin bir taşına bile ismini hakketmemişsin… Fakat kabrini şaheserinin eteği ucuna bir imza gibi atmışsın!..” Sonra bu mezarın, koskoca Süleyman’ın huzurunda durur gibi olduğuna işaret ediyor, “vakar ve edeple toplanmış”.

Asıl yakınması şimdi: “Adî binaların üstüne bile imzasını atmakla fahr eden bu övünme asrının insanlarına ne kadar yabancısın, ey koca Sinan!.. İlâhî feragatin ruhlara galeyan veriyor.”

Bugünse, Sinan’ın değerli, büyük bir mimar olup olmadığını tartışıyoruz.

Fakat Ruşen Eşref, Sinan’ın emeğini dile getirirken, kendi zamanından şimdiye, yanıt vermiş:

“Dine mabetler, irfana medreseler, ordulara köprüler, şehirlere sular, şehzadelere, vezirlere saraylar, ölülere türbeler, açlara imarethaneler, kirlilere hamamlar, hastalara şifahaneler kurdun… Hepsine nasıl yetiştin; ibretullah sende aşikâr oldu.”

O Sinan, kabrinde, “bir lâhza tevazudan” ayrılmamıştır. Hemen berisinde, sanatıyla, “Sultan Süleyman’ın haşmetini aşikâr” kılmışken, kendisi için “bir şahane sadelik” özlemiştir.

Aynı zaman diliminde, göçüp giden imparatorluğu ve özellikle İstanbul’u nasıl paylaşacaklarını ölçüp biçen emperyalist güçlere karşı, Ruşen Eşref, üst üste dört yazı yazmış: “İstanbul İçin”. Gerçekten dokunaklı yazılar.

Batum’dan Trabzon’a gelirken tanıştığı, Beyaz Rus, “Çar’ın sarayına mensup” eski bir zabit, yazara şöyle diyecektir: “Biz İstanbul’a Çarigat deriz. Dinî kitaplarımız oradaki Ayasofya’ya çan asmamızı, Büyük Petro bize vasiyet etmiştir.”

Ruşen Eşref’in yanıtı siyaset tarihlerinin önsüzü olacak nitelikte: “Büyük Petro, emin olunuz, İstanbul’u, Ayasofya için istemezdi. Memleketine girecek servetin daha rahat bir yoldan geçmesi için istedi. O bunu anlayacak kadar akıllıdır. Ve insan kitlelerini en kolaylıkla, en körü körüne ileri sürecek, müebbed ve ilâhî hissin din olduğunu bildiği için esası tüccarlık olan böyle bir nîm samimî gaye kurdu.”

Yazar sonra, İstanbul’un niçin Türk olduğunu anlatmaya girişiyor. (Gerçi Bizans’a -o günün şartları dolayısıyla- biraz haksızlık ederek: “İstanbul’un başkalarına ait olduğunu gösterecek delil, bugün artık bize iki mabetle, iki üç sütundan, iki üç saray harabesiyle, birkaç karış yıkık surdan ibaret değil mi?” Neyse ki bu satırlar çabuk sona eriyor ve İstanbul’u çok sevmiş bir yazarın tasvirlerine geliyor sıra.)

Ruşen Eşref, İstanbul’u “Türk ve müslüman” İstanbul yapanların başında “Eyüp’teki mukaddes türbeyi” sayıyor. “Avrupa edebiyatında bile İstanbul’un adı ‘Minareler ve Kubbeler’ şehridir” diye devam ediyor. Yerlerdeki renkli halılar, kapılar, kapılardaki tokmaklar, minberlerdeki tahtlar, dolaplardaki oymalar, duvarlardaki çiniler, levhalar, kubbelerdeki nakışlar art arda anılıyor.

İstanbul’da, mimarimizin devirlerini görüyor, sedefciliğimizin, oymacılığımızın, mermeri işleyişimizin devirleriyle birlikte. Sokaklardaki selsebillere, “loş, esrar-âlûd, kokulu” çarşılara, meydanları süsleyen “müzehhep” çeşmelere dikkat çekiyor. Sultanların, şehzadelerin türbelerini hatırlatıyor.

Derken, İstanbul’u, 1910’ların zamanına kadar getiriyor:

“Tersanemizden, birer mahalle büyüklüğündeki kışlalarımızdan, camilerimizin muazzam kubbeleri etrafına huşulu bir halk tevazuuyla birikmiş mini mini kümbetli ve bacalı eski medreselerimizden, en son inşa edilmiş yeni mektep binalarımıza, postahanemize, evkaf hanlarımıza kadar olan müesseselerimiz de başka… Yeşil Boğaz’ın kumlu kıyılarını birer manolya zarafetiyle süsleyen saraylarımız, yalılarımız, sayfiyelerdeki köşklerimiz de başka…”

Ruşen Eşref, o zamanlar, edebiyatın gücünden de söz açmış. Eski şiirimizi, “tasvirce en çorak zamanlarında yazılmış o eski beyitlerde” anmış. Yeni devirde, Fikret’in, Cenab Şahabeddin’in, Halid Ziya’nın, Halide Edib’in, Mehmed Rauf’un, Yakup Kadri’nin, Refik Halid’in, Yahya Kemal’in, “en gençleri” Falih Rıfkı’nın eserlerini İstanbul için bir güvence saymış. Lamartine’in, Gautier’nin, Loti’nin, başka yabancı ediplerin tanıklıklarını unutmamış…

Böylesi dökümleri bugün de çıkarabilir miyiz?

Beni enikonu düşündüren bir başka mesele de, Ruşen Eşref’in Türk İstanbul’u savunurken yalnızca sanattan ve sanat eserinden konuşuyor olması. Ya bugün? Bugün nelerden konuşuyoruz?..


Selim İleri
ZAMAN

Hiç yorum yok: